Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Vurun Jabulani’ye

Konu futbol topu olunca “vurun” yazmak ne derece doğru oldu bilemedim. Ancak bildiğim şey; Adidas bu işi biliyor. Artık her Dünya Kupası’nda organizasyon, takımlar, yıldızlar kadar artık top da konuşuluyor. Gören de kendi kendine gidip gol oluyor zanneder! Armut gibi topu 30 metreden içeri alan kalecilerin hedefi belli; top çok hafif, yön değiştiriyor, kayıyor… Yersen!

Reklamlar

Gascoigne Yine Hastanelik!

Paul Gascoigne yine hastanelik. Bu kez sebep ne alkol ne de uyuşturucu. 43 yaşındaki İngiliz, bir kadının kullandığı kendisi ile birlikte bir yolcunun daha içerisinde olduğu arabanın yoldan çıkması nedeniyle Newcastle’da ciddi bir kaza geçirdi. Hayati tehlikesi yok, ancak durumu ciddi…

Bu Dirsekle Mi Oynayacak?

Şüphesiz ki Fildişi Sahilleri’nin en büyük umudu Drogba. Hazırlık maçında dirseği kırılınca bir ulus yasa boğuldu. Ancak o azmetmiş gözüküyor. Birkaç güne antrenmanlara başlayacağı yazılı yabancı basında. Ben yukarıdaki askılı görüntü ile nasıl olacak o iş anlamadım… Bu işte bir sponsor ayağı olmasın? 1998’de Fransa’daki finalde Nike-Ronaldo işbirliği aklıma geliyor da…

Japon İşi

Ulan Kamerun ulan Japonya! Bir aşağıdaki posttaki yazıyı, satır sahibine yedirmek için biraz daha bekleseydiniz… Danimarka’nın Kamerun’a geçileceğini yazmıştım, çok değil bir iki saat sonra yamulduk. Japonlar top oynamadan Kamerun’u yendi. Kamerun’un da oynamak gibi bir niyeti olmayınca bir kez daha heyecansız yeni bir 90 dakikaya tanıklık ettik.

Kamerun’un kalesinde Süleymanu’nun olması, daha doğrusu forveti Eto’o olan bir takımın Süleymanu’dan daha iyi bir kaleci çıkaramayışı ortadaki futbolun temelidir. Japonya ise eski “taş gibi bir takım” görüntüsü çok uzaklarda kalmış. Gözün aydın Danimarka, sen bu futbolla bile şansa sahipsin…

Tatsız Portakal

Açıkçası Güney Afrika 2010, Almanya’nın oynadığı top hariç futbolseverleri tatmin etmekten uzak geçiyor. Tek forveti kim bulduysa Allah’ından bulsun. Takımlar o denli ürkek ki; tek forvete destek vermek kimsenin aklına gelmiyor. Herkeste bir Lucescu havası hakim…

Güzel futbola hasretimizi Soccer City Stadyumu’ndaki Hollanda-Danimarka maçı dindirir diye ummuştuk. Yanıldık. Danimarka’nın kımıldamaya mecali yok, bu futbolsuzlukla grupta işleri zor. Kamerun kıta, iklim, vuvuzela derken grubun ikinciliği için favoridir bu futbolla.

İki takım bugüne değin 28 kez karşılaşmalarına rağmen ilk kez Dünya Kupası sınırlarında oynadılar. Hollanda 1938’de Çekoslovakya’ya 3-0 yenildiği günden beri açılış maçlarında kaybetmiyordu; bu istatistiği devam ettirdi.

Hollanda da hücum futbolundan çok uzak bir görüntü sergiledi. Üç dört kişiyi rakip yarı sahaya gönderip, bireysel yetenekler ile sonuca gitmeye çalışmaları yadırgattı. Belki de iyi oynuyoruz da ne oluyor arkadaş, erkencecik eleniyoruz diyerek taktik değiştirmiş olabilirler. Bulduklar ilk gol, daha doğrusu Poulsen’in kendi kalesine attığı gol tamamen şans.

İkinci yarıda Elya girdi de bir iki güzel hareket görmüş olduk. Nitekim ikinci golü de yarattı, boş kaleye Kuyt vurdu. Hollanda maça kontrollü başladı kontrollü bitirdi. Eylül 2008’den beri yenilmedikleri de düşünülünce tüm hayalkırıklığına rağmen iddialı durumda olduklarını söylemek yanlış olmaz. Bert van Marwijk’ın takımına eğer sezonu mükemmel geçiren Arjen Robben eklenirse biraz daha hayalimizdeki portakal olabilirler…

Alman Olsun, Çöpten Olsun!

Güney Afrika’da sahaya çıkan en iyi takımın, en azından şu ana kadar Almanya olduğu su götürmez bir gerçek. Üstelik Low’ün takımı geleneksel olarak yaşlı kurtlarla bezenmiş kadro yapısının aksine çoluk çocuk kıvamında. Klasik Alman disiplini, başta Mesut olmak üzere yaratıcılıkla bezenmiş durumda. Hal böyleyken Avustralya’nın Panzerler karşısında tutunamaması kadar doğal bir futbol gerçeği olamaz.

Herhalde bu maça gelene kadar, ülke sınırları içerisinde merakla beklenen bir maç olmamıştı kupada. Bir yanda İstanbul kaçkını Kewell ve kısa sürede herkesin hayranlığını kazanan Neill, diğer yanda bizim çocuklar; Mesut Özil ve Serdar Taşçı… Bu dörtlüden ikisini izledik, Mesut’a ise hayran kaldık.

İki ülke daha önce iki kez karşılaşmışlar ve her ikisini de Almanya kazanmıştı. Panzerler 74 Dünya Kupası’ndaki maçı 3-0 alırken, 2005’deki Konfederasyon Kupası’ndaki maçı da 4-3 almayı bilmişlerdi. İstatistiklerin Mesut ve arkadaşlarını işaret ettiği bir diğer bilgi de Almanya’nın oynadığı son beş açılış maçını da kazanmış olmasıydı.

Durban’daki Moses Mabhida Stadyumu çimlerine gönderdiği kadroyu Schweinsteiger, Mesut, Podolski, Klose ve  Muller gibi hücumcularla dolduran Low ektiğini biçti… Duran toptan yakaladığı fırsatı üçüncü dakikada gole dönüştüremeyen Avustralya, bu dakikadan sonra peşpeşe gelen Alman salvolarına karşı koymakta güçlük çekti. Nitekim koyamadı da. Dünya Kupaları’ndaki en golcü ikinci Alman futbolcu olan Klose, Bayern forması ile sezonu sadece üç golle kapatmasının örneklerini sergiledi. Öyle ki kafa ile auta, yerden boş kale yerine dışarı derken Low’un güvenip sahaya gönderdiği Klose’de “bunalımdaki Hakan Şükür” emareleri okunacaktı neredeyse…

Klose’nin yine pozisyon içerisinde olduğu atakta sen yapamıyorsan bana bırak diyen Podolski yaradana sığınıp füzeyi çaktı! Bu gol tüm Almanları ama en çok da Klose’yi rahatlatmış gibi geldi. Çok değil az bir süre sonra Klose de adını kupanın golcüleri hanesine yazdırdı. Diğer tarafta Neill çıldırmış, Kangurular dağılmıştı bile…

Bu dağılmışlık Almanlardaki disiplini doğal olarak gram oynatmadı; ilk yarım saat biterken Mesut’un kaleye gönderdiği topu Neill çizgiden çıkardı. Bu kurtarıla beraber umutlar ikinci yarıya taşınmış oldu. Nitekim ikinci yarıya Avustralya hızlı ve etkili başladı. Sağlı sollu gelen ataklardan birinde Meksikalı hakem Marco Rodriguez penaltıyı es geçti. Futbol bu olur derken bu kez de Pim Verbeek’in en güvendiği ismi, Tim Cahill’i çok ağır bir kararla maçın bitimine 35 dakika oyun dışı bıraktı.

Almanların futbolları, Meksikalı hakemin de kritik kararları ile dağıttığı Avustralya panzere daha fazla karşı koyamadı. İkinci yarının hemen başındaki canlanış, ölümden önceki son iyilik hali gibi kaldı. Almanlar üçüncü golü bulmak için geldiklerinde önce boş kaleye atamadılar ancak sonunda Muller ile üçlediler.

Üçü bulup rakibi bitiren Alman disiplini dördü bulmaz mı? Bulur elbet, bir iki dakika sonra da buldu da! Oyuna girip gol atmak için çok beklemeyen Cacau, Mesut Özil’in al da at dediği topa ‘ok’ verdi…

Lafı uzatmaya, farklı sonuçta hakem etkisini abartmaya gerek yok. Alman iyi be abi!…

Yukarıda Everton’ın 2010/11 sezonundaki formalarından birini görüyorsun ey okuyucu! Fazla söze gerek yok zannedersem. Bu sene Galatasaray’ın da pembe, pardon somon!, giyeceğini göreceğiz herhalde. Futbol aşıklarına iki kuruş para için yapılan bu eziyet fazla değil mi?